EĞİTİM Mİ DOKTRİN Mİ?

EĞİTİM Mİ DOKTRİN Mİ?

Bireylerden oluşan toplumların dünü bugünü ve yarınına ilişkin en önemli meselelerinden bir tanesi başlıkta yer alan sorudur. Geçmişten bugüne insanlık tarihinin kişiler, olaylar ve fikirler bağlamında objektif bir analizini yapmak mümkün olsaydı bu sorunun cevabı çok daha net anlaşılabilirdi. Peki bugün içinde bulunduğumuz koşullarda bunu ortaya koyup değerlendiremez miyiz? Tabi ki hayır. Çünkü bu yazıyı kaleme alan yazar da şu an bu satırları okuyan siz okuyucularda doktriner bir anlayışın tedrisatından geçmiş bulunuyor. Kısaca içerden dışarıyı anlamak çok zordur, meşakkatlidir ve en önemlisi de konfor kaçırıcıdır. Yine bu doktriner sürecin en doğal sonucu olarak sorgulamak sakıncalıdır ve doktrinleri yürütenlerin çizdiği sınırların dışına çıkmak dünya konforu açısından tehlikeli ve yasaktır.

Birbirine benziyor görünse de eğitim ve doktrin çok farklı şeylerdir. Kesinlikle aynı şey değildir. Eğitim; bilgiyi sunar, aklı işletir (özellikle doğruyu yanlıştan, adaletliyi adaletsizden, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırmaya yardımcı olur), muhakemeyi güçlendirir, kişiyi hayata hazırlar, gelişen durumlara göre değerlendirme yapabilme yetisi ile insanı hayata hazırlar. Doktrin ise önceden hazırlanmıştır. Problemler ve cevapları doktrini yönetenlerce hazırlanmış, ezberlenmek ve uygulamak üzere verilmiştir. Doktrin her daim kalıp düşünce üretir, itaat bekler. Eğitim insana soru sormayı öğretir. Doktrin ise “sorgulama, kabul et” der. Eğitim, hakikati arama çabasıdır. Doktrin, önceden belirlenmiş doğruların zihinlere yerleştirilmesidir. Doktrin sadece askerlikte uygulanan bir kalıp değildir. Her şeyi tek biçime indirmeye çalışan her yaklaşım doktrinerleşir. Adının eğitim olduğuna bakmayın etrafınızda gördüklerinin büyük bir çoğunluğu doktrinasyondur. Mesela bütün öğrencileri aynı bina, aynı sınıf, aynı zaman çizelgesi, aynı yöntem, aynı davranış oluşumuna götürmek için kurgulanan sistemler bir tür doktriner süreç anlayışıdır. Halbuki insan farklıdır, çevre farklıdır, geçmişler ve kabiliyetler farklıdır. Ama doktriner sistem herkesi önceden belirlediği kalıpların içerisinden hayata bakmasını ister. Eli işe yatkın olanla soyut düşünmeye yatkın olanı, sanata meyilli olanla teknik üretime yatkın olanı aynı koridora zorla sürmek pedagojik değil, mekanik bir anlayıştır. Üstelik bu anlayışın yıllardır değişen onca modele rağmen aynı kalması tesadüf değildir. İsimler değişir, başlıklar değişir, vitrin değişir; fakat özde aynı doktrinler devam eder.

Doktriner yapıların en belirgin özelliği, insandan çok uyumu önemsemesidir. Verileni alan ve isteneni sorgulamadan yapan robotik bireyler ister. Oysa eğitim süreci gürültülüdür. Soru sorar. İtiraz eder. Merak eder. Farklı düşünür. Bazen müfredatı da aşar. Çünkü bakış açısı ve olgun düşünce, steril ortamda değil; temasla, çarpışmayla, merakla gelişir. Eğitim sistemleri, hayatın gerçekleri ve asli ihtiyaçlarıyla bağını kaybettiğinde doktrine daha açık hale gelir. Bu da gerçek üretimden, gerçek emekten, gerçek hayattan kopan sistemin, kendini “ırk, din, vatan, millet yoğunluklu” sloganlarla ayakta tutulmasında dozun artmasına yol açar. Dönem dönem önümüze konulan söylemlerin artış ve azalışındaki asıl faktör budur. Gerisi hikâye!

Konuya ilgi olursa devam ederiz. Yeni yazılarla tekrar buluşuncaya kadar sağlıklı, mutlu ve huzurlu kalın, hoşcakalın.

27.03.2026