Fethiye’de mavi, başka yerlerdeki mavi değildir. Burada mavi, bir vazgeçişin, bir teslim oluşun rengidir. Gökyüzü öyle bir mavidir ki denize değmek için kıvrılır, deniz öyle bir mavidir ki gökyüzü olmak için yanar. İkisinin arasında, tam o çizgide, bir adam duruyordu.
Adı, Ali. Yirmi yıldır aynı teknede, aynı koylara demir atan, aynı balıkları tutan, aynı demli çayı aynı bardakta içen bir adam. Teknesinin adı Umut’tu. Oysa Umut, çoktan demir almış gitmişti ondan. Geriye kalan, alışkanlıktı.
Ta ki o sabaha kadar. Güneş, Şövalye Adası’nın ardından sızmaya başlamıştı denize. Ali, teknesinin burnunda oturmuş, martılara ekmek atıyordu ki gördü onu. Kıyıdan elli metre açıkta, bir kadın yüzüyordu. Ama yüzmek ne kelime, suyun üzerinde süzülüyordu sanki. Kolları öyle aheste, öyle vakur hareket ediyordu ki su onu incitmekten korkuyor, her dokunuşunda ayrı bir ışık huzmesi yaratıyordu.
Kadının adı, Defne’ydi. Mevsimlik çiçekler gibi, bir yerden bir yere göç eden hercai bir ruhu vardı. Ankara’nın keşmekeşin