Usulca çıktım yatağımdan. Reflekse perdeleri araladım ama gün ağarmamıştı bile.
Sanırım şu uyku problemlerine farklı çözümler bulmam gerek. Havanın soğuğu denizi hırçınlaştırmıştı.
Dalgalar sanki evin içindeydi, kuma değil de duvarlara vuruyor ve bir şeyi istiyor gibiydi.
Bu arada tanışmadık, ben Eftelya. Kendimle ilgili bir şeyler paylaşamıyorum çünkü paylaşacak kadar tanışmıyorum kendimle.
Yetimhanelerde büyüdüyseniz biraz böyle oluyorsunuz. Bir yanınız, bir şeyleriniz hep eksik.
Yetimhaneden çıktığım ilk günden beri hep çalıştım.
Hep aradım, aradım, aradım... Ama bir türlü bulamadım kendimi. Aidiyet denen şey hiç çalmadı kapımı, hal böyleyken ben de onunkini çalmak istedim ama işler öyle yürümüyormuş.
En acı yollardan deneyimledim diyebilirim. Bu süreçte de birçok şehir değiştirdim, gezdim. Diyarbakır, Eskişehir, Ankara... Ve en sonunda yollar beni Fethiye'ye getirdi.
Yollar getirdi diyorum; çünkü yanlış otobüse binmemin sonucunda yolum buraya, bu deniz kokulu şehre düşmüştü. Sonra ne olduysa gidemedim bu memleketten.
İçimdeki beni buraya bağlayan his neydi bilmiyorum ama burada yalnızlığı, yalnız olduğumu unutuyor gibiyim.
Geldiğim ilk günden beri bir sefer bile güler yüzlü olmayan bir insana denk gelmedim.
Bu şehirde kötülük, kötü insan, hatta kötü ruh hali bile yasaklanmış gibi. Her köşesinde ayrı bir hikâye var dokunacak.
Adımını attığın her sokakta tarihinden bir parça buluyorsun.
Kaldırım taşları dahi bir şeyler fısıldıyor sana. Kısacası buranın öyle bir büyüsü var ki insanın dört bir yanını sarıyor.
Nereliyim bilmiyorum ama seçebilecek olsam Fethiye'yi seçerdim herhalde.
Tabii ben bu düşüncelerle milyonuncu kez savaşırken telefonum üçüncü kez çalıyordu. Kafamı toparlayıp aldım elime telefonu. Arayan yetimhane müdürüm Beliz anneydi.
O, orda kalan her çocuğun biricik annesiydi.
-Efendim, Beliz anne?
-Eftelya'm, canım yavrum ben Fethiye'ye geldim. Bir görüşebilir miyiz?
Yetimhaneyi bırakıp buraya gelmesi olacak iş değildi. Beliz anne yavrularının dizinin dibinden ayrılmayan, gerçekten anne dediğimiz kadar olan bir kadındı.
-Tabii ki görüşebiliriz anne de hayrola?
-Bir emaneti teslim etmeye geldim diyelim. Şimdi vaktim yok akşam sahil taraflarında buluşuruz, hoşça kal.
Sözleri içimde tarifi olmayan duygular uyandırdı. Adını koyamıyordum ama buram buram hissediyordum. Ve akşama kadar günlük yaşantıma devam etmem gerekiyordu ama bu hislerle nasıl başa çıkardım bilmiyordum.
-Saatler Sonra-
Mesaimin bitimine saatler kalmıştı. Belediyenin gençlik meclisinde çalışıyordum.
Dört duvardan oluşan bu ofis bile -Fethiye'nin bir parçası olduğundan dolayı- bir ayrı güzeldi benim için. Tabii bu güzellikler bugün benim için rafa kalktı, gözümü saatten ayıramadım. Hızlıca hazırlanıp ofisi kilitleyip çıktım. Çıkarken Fethiye'nin yegâne korolarının yükselen sesleri doluyordu kulağıma. Kültür Merkezi burada bir gün boş kalmaz.
Sanatın kalbinden bir parça taşıyordu Fethiye. Beliz anneyle halk evinde buluşmaya karar vermiştik.
Denizin yakınında mis kokulu bir yerdi burası. Ofise de yakın olduğundan yürüyerek gitmeye karar verdim. Beliz anne her zamanki gibi erkenciydi. Koştum sarıldım hemen.
Eve dönmüş ya da bir ev hissi uyandırmasa da, huzurla doldurdu içimi.
Bir süre sessizliğini korusa da hemen konuya girmek istiyor, dilinin sakladığı sözcükleri bir an önce bana dökmek istiyor gibiydi ki girdi de.
-Güzel yavrum, sen her zaman farklı bir çocuktun. Sana gösterilen yoldan değil senin kendine biçtiğin yoldan giderdin. Kimi zaman kaybolurdun ama asla pes etmezdin, devam ederdin yoluna. Kim olduğunu hep aradın, sorguladın gizlemek için çabalasan da bunu görebiliyordum. Şimdi ise geç kaldım olarak görebilirsin ama seni seninle tanıştırmaya geldim, bu kutu senin.
Elindeki ahşap, rengi atmış turkuaz kutuyu aldım. Sarf ettiklerinden hiçbir şey anlamamıştım. O da bunu fark etmiş olacak ki devam etti konuşmaya,
-Anneciğin çok genç, güzel bir hanımdı tanıştığımızda. Baban onu karnı burnunda bir başına bıraksa da o senden hiç vazgeçmedi. Gel gör ki hayat ona adil davranmadı devasız bir hastalığa yakalandı. Sen o zamanlar daha kundaktaydın. Annen bana "Benim kızım kendi yolunu çizecek ve çizdiği, onu ait olduğu yere getirdiğinde bu kutuyu ona vereceksin." dedi. Ben de şimdi bu emaneti sana veriyorum. Aradığın cevaplar ne sende ne de bende, her şey o kutunun içinde.
Sözlerini bitirdikten sonra usulca kalktı masadan. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.
Bir süre öylece bekledim kutuyla. Saatler gece yarısını geçtiğinde denizi izleyen bankın birine oturdum ve açtım kutuyu. İçinden bir günlük ve birkaç fotoğraf çıktı.
Elim çekinerek günlüğe gitti, başladım okumaya.
01 Ocak 2002
Bir tanem Eftelya'm,
Kavuşmamıza çok az kaldı anneciğim. Sabırsızlıkla bekliyorum gelmeni.
Sen benim en canlı yanımsın bebeğim.
Gözlerimden akan yaşlar bir bir ıslattı sayfayı. Bir kaç sayfayı daha okudum böyle.
Her güne "Bir tanem, Eftelya'm" diye başlıyordu.
8 Mayıs 2002
Bir tanem Eftelya'm.
Seni kucağıma aldım ya dünyalar benim artık güzel kızım. Denizi aratmayan gözlerinle çok güzel bir bebeksin. Ama korkarım ki seninle erken ayrılacağız. Sandım ki bu illeti yenebilirim ama yenemedim anneciğim. Ama sen sakın beni feyz alma. Sen hep çok güçlü bir kız olacaksın. Sana çizilen yoldan değil, senin seçtiğin yoldan gideceksin. Annen seni her zaman
izleyecek, seni çok seviyorum.
Defterin dolu olan son sayfasıydı. Gün ağarana kadar hıçkıra hıçkıra ağladım.
Tekrar tekrar okudum sayfaları. Sonra aklıma fotoğraflar geldi. Elime aldım sanki hissedebilecekmişim gibi okşadım annemin saçlarını.
Deniz kenarında gün doğumunda çekilmişti fotoğraf. Ben kucağındaydım çok güzel bir yerdeydik. Gözüm bir anlığına manzaraya ilişti. Fotoğrafı doğan güneşe doğru kaldırdım.
O an sanki içimde çiçekler yeşermişti.
Burası Fethiye'ydi hatta tam olarak şu an oturduğum yerdi. Annem de Fethiye'ye gelmişti. Fotoğrafın arkasını çevirince bir not olduğunu gördüm.
"Canım Fethiye'm, biz buralardan gideceğiz. Sandım ki denizinin şifası benim devam olur ama anladım ki benim bu savaşta, bu illet hastalığa karşı daha da fazlasına ihtiyacım var.
Hiç istemesem de ayrılacağım dalgalı denizinden. Ama sen buradaki izlerimi hiç silme, silme ki kızım bulabilsin yolunu... Umarım bu gözler güzel Fethiye'mi tekrar görebilir."
İçimde buruk bir duygu belirmeye başladı. Bir hüzün, bir sevinç... Tarif edilemez bir duygu içindeydim. Rüzgâr sanki annemden selam getirmiş gibi okşadı saçlarımı. Dalgalar bana onu getiremese de; ondan, hatta bizden kalanları bu sabah itibariyle bir bir sermişti önüme. Ruhumun eksik yanlarını saran bu cennet benim memleketimdi. Her köşesinde bir hikâye saklayan bu şehir bir köşesini de bana saklamıştı. Fotoğrafa sımsıkı sarıldım. Artık deniz daha canlı, güneş daha sıcak, dalgaların sesi daha güzeldi.
Senelerdir aradığım şey buradaydı tam da gözümün önünde. İnsan kendini uzaklarda ararken yanı başındakini yazgıyı görmezmiş derlerdi.
İşte benim körlüğüm tam olarak bugün sona ermişti. Burası hikâyemin başladığı yerdi. Fethiye'm içimdeki yalnızlığı dindirmişti. İçimdeki kaybolmuşluk hissini sabah beş dalgalarıyla götürmüştü Fethiye.
Artık arayışım bitmişti; evimdeydim,
Fethiye'de. Yeşilin en güzel tonunu gördüğüm, suyun en berrağına dokunduğum, insanın en sıcağıyla tanıştığım, sanatın en güzeline şahit olduğum bu yer benim kader çizgimin en temelinde yer alıyordu.
Burası Fethiye; cennetten kopmuş, yeryüzüne armağan edilmiş bir şehirdi.