Çocukluğumda Fethiye’ aşırı sıcak olurdu. Dükkânlar ve Resmi Daireler, 12 ila 13.30 Saatleri arasında kapatır, Öğlen istirahatine geçerdi. Bu eylem gönüllülüğe bağlı değil, resmiyet işiydi.
Böylece Sokaklar ve Caddeler ıssızlığa ve sessizliğe bürünür, Paspatur da bize kalırdı. Serinlemek için çimmeklenirdik. Evi Paspatura çok yakın olan, Baha Kıvrak amcaya yakalanmaktan da çok korkardık. Bu yüzden Arkadaşlardan biri erketeye yatardı.
Aslına bakarsanız, hiddetlenmekte çokta da haklıydılar. Paspaturun ; Billur, buz gibi soğuk suyu içinde, karpuzlar, su testiler, gazoz kasaları ,poşetlenmiş Meyveler bulunurdu.
Vakıa Baha Kıvrak, Otoriter, Adil ve Babacan bir adamdı. Bir gün yanından geçerken Birden elimi tuttu, havaya kaldırdı. Tırnağımı çekiştirerek adamın adeta gözüne soktu.” Bu çocuğun tırnağının hakkı var “diye bağırıyordu. O gün, biz Kopil çocuklarının da hakları olduğunu onun sayesinde ilk kez öğrenmiştim.
Fethiye’nin Merkezinde oturan Ahali hafta sonunu daha serin olan Makri, Meğri Ada’sında geçirirdi. Bu durum git gide görenek ve gelenek haline dönmüştü. Geceden yemekler, mezeler hazırlanır, börekler açılır, gündüzün de Mangallar yanardı. İnhisarlar Dairesinde Ustabaşı olan babam Nazmi Kocatepe, Kulüp Rakısını küçük çay kupasında, yanında da kocaman bir su bardağıyla yudum yudum içerdi. Bu piknikler, Halılar, şilteler, çanaklar, çömlekler, küçük tüplerle, günlük yapılan küçük Göçlerdi. En mutlu olduğumuz günlerdi.
“Ada’ya bir iki “diye bağıran kaptan Teknenin kalkış vaktinin geldiğini belli ederdi. Çalgılar, şarkılar, türküler eşliğinde gidilir ve dönülürdü. Deniz Motorları Adaya giderken Şat burnunu kullanmazdı. Avdet ederken de mutlaka Şat burnundan kıvrılarak Fethiye’ye gelirdi
O günlerde Ada’da Bugünkü gibi böyle kocaman lüks evler yoktu. Sayısı da bir elin parmakları kadar azdı. En güzel yapı Belediye Başkanı Tüccar Muzaffer Dontlu’nun eviydi. Arkadaşım Tümay’ların Lütfü Doğan’ların evleri vardı. Şıkman’ların, döğerli’nin Sadi Çaçaronun evleri vardı.
Ada arkeolojik sit alanıydı. Sonrada Özel Çevre koruma alanına dâhil edildi. Dâhil edildi edilmesine lakin önce tek tek koylar, sonrada Ada’ halk tipi yerlerden dönüştürüldü ve paralı alanlara uyarlandı. Bir müddet sonrada Adaya dolmuş yapan motorlarda bir tuhaflık oldu.
Ada’da kör yılanlar vardı. El değmemiş dikenli otlar, yıkık taşlıklarla doluydu. Annelerimiz, Babalarımız, Adanın yüksek yerinin arka kısımlarına gitmemize izin vermezdi. Kıyı kenarlarda 2 metre deniz seviyesinin altında, yıkık Rum evlerinin kalıntıları vardı. Tekneler Ada’dan Fethiye’ye dönerken, bu essiz manzarayı görürdü. Defalarca görmemize rağmen yine de hayrete düşerdik. Ada’nın muhtelif yerlerinde yıkık kale surları, gedikler açılmış taş kale duvarları, su depoların kalıntıları vardı.
Cumhuriyet Mahallesindeki Babaanne evimiz; Makri’nın merkezindeki Büyük Ortodoks kilisenin, arka bahçe kapısının girişinde, Rum sarnıcı ve çeşmesinin Tam karşısındaydı. Yan yana dizilmiş 2 katlı 3 adet evden biriydi. İç avlusu genişti. Burası genellikle oturduğumuz yerdi. Balkonlar her yere hâkimdi. Birinci ev Babaannemin, İkinci Ev Postalcı’ların, Üçüncü evde Yaşua Sadis, Avram amcaların, Sarita teyzelerin evleriydi. Sarita teyze; Ekmeğini, yemeğini yediğimiz, bize sonsuz yardımları dokunan, dünyanın en tatlı kadınıydı
Yattıkları yer nur, mekânları Cennet olsun İnşallah