ŞEYHLER VE LİDERLER KUSURSUZDUR(!)

Bulunduğunuz yerden yükselmek istiyorsanız; ayağınız altına molozları, taşları ve toprağı doldurarak yükselebilirsiniz. Yüksek bir dağın başına çıkmak epey zahmetlidir. Yanınızda azığınız, suyunuz olmalı; yolculuğa uygun sağlığınız bulunmalıdır. Hem yükseklere, bir solukta da çıkamazsınız; terleyeceksiniz, üşüyeceksiniz , nefesiniz kesilecek ve adım adım bir dağın başına fiziken çıkıp etrafı seyredebilirsiniz.

Peki , bir toplum içinde, insanların omuzunda yükselmek istiyorsanız ; taş, toprak ve moloz kabiliyetinde olan insanları ayağınızın altına alarak yükselebilirsiniz. Bunun için insanların idrak ve tefekkür ve sorgulama kabiliyetlerini kaybetmeleri ve sizin iradenize teslim olmaları gerekir. Bunun için, çevrenizdeki kişilere, kendilerinin bir hiç olduğunu; sizin ise çok yüksek olduğunuzu, adeta insanüstü bir varlık olduğunuzu kabul ettirdiğinizde; geriye bir tek şey kalır; o da sizin bir “tanrı” ya da çok üstün ve erişilemez olduğunuzu ilan ettirmek ve kabul ettirmektir.

“Nasıl ki, bir cemaatin malı, bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zapt etse zulmeder. Öyle de, cemaatin sa’yleriyle ( çalışmalarıyla hasıl olan ( elde edilen) bir neticeyi veya cemaatin haseneleriyle ( iyilikleriyle ) terettüp eden bir şerefi, bir fazileti, o cemaatin reisine veya üstadına ( hocasına ) vermek, hem cemaate, hem de o üstada veya reise zulümdür. Çünkü enaniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken , padişah zannettirir. Hem kendi nefsine zulmeder, Belki de bir şirk-i hafiye ( gizli şirke) yol açar.- ( Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Zühre, Beşinci mesele , s 153 )

İşte bir milleti tek başına kurtarmak, bütün insanları tek başına kurtuluşa erdirmek gibi, birçok kişinin ancak birlikte yapabileceği işleri ve başarıları, tekbir şahsa yüklediğinizde; yani, yüz kişinin yerden zorla kaldıracağı bir taşı, “bu lider tek başına kaldırdı” dediğinizde; o kişiyi artık insanüstü güçlerle vasıflandırmış ve onu tanrılaştırmış ; ona tabi olan diğerlerini en aşağıya atarsınız. Geriye ne kaldı: Bu kutsadığınız ve yücelttiğiniz kişinin önünde eğilmek, eteğine sarılmak, gerekiyorsa, papuçlarını yalamak. Her sözünü ve davranışını kutsamak, yaptığı açık hataların bile, aslında bir “fazilet” olduğuna inanmak. Bunun için, artık sorgulama gücünüzün, akıl etme gücünüzün ve idrak, muhkeme kabiliyetinizin elinizden alınması gerekir.

Her ne kadar “krallıklar öldü, imparatorluklar dağıldı; insan fert olarak hür oldu; artık demokrasi ve hürriyet çağı geldi” deseniz de, böyle bir sistem içinde, bazılarını insan üstü güçlerle kutsarken, ona tabi olanları alçaltmanız lazımdır. Bir kişi “büyük” olmadığı halde, ona büyük ve yüce denildiğinde; onu aslında “Firavunlaştırmış” oluruz. Bir kimsenin yapamayacağı şeyleri, “o yaptı” diye inandığınızda, artık şirke düşmüşsünüzdür. Sanki , birinin yüceltilmesi, diğerlerinin alçaltılmasına bağlıdır. Halife-i arz olarak yaratılan ve mahlukatın en şereflisi olma kabiliyetine sahip bir kişiyi köleleştirmek ve alçaltmak; çok aciz ve zavallı bir insanın, tanrılaştırılması ve ona mutlak itaat edilmesi ne kadar acı bir gerçektir.

Şimdi bir soruşturma ile ortaya serilen mal varlığı ile Alihan Kuriş’in bir “şeyh” olduğunu ve ona tabi olan diğerlerinin “mürit” olduğunu göz önüne alarak, artık , bu şeyhin evinde çıkan 200 kg külçe altın ve milyarlık dövizini ve yakınları üzerindeki mal varlıkları, müritlerinin gözünde bir kusur ve eksiklik değildir. Müritleri ve tabiilerine göre bütün bunlar onun hakkıdır ve hakkı olmalıdır. Çünkü, müritlikte şeyhi, siyasi partilerde, Genel Başkan lideri kutsamak ve onun kusursuz olduğuna inanmak vardır. Zaten Mustafa Kemal de , bu şekilde 1935 te CHP kongresinde “tanrı” ilan edilmemiş miydi ! . Şimdi siz Atatürkçüler içinde Mustafa Kemal’in , Ülkücüler içinde Başbuğ Alparslan Türkeş’in, , Yeni Parti içinde lider Özgür Özel’in , Ak parti içinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hiçbir sözüne itiraz ve tenkit edip yanlış diyemezsiniz. Diyelim ki, böyle affedilmez bir hata yaptınız; daha Lider veya Şeyh tarafından, ölüm emriniz verilmeden, kutsal lidere veya Şeyhe bağlı olanlar tarafından, bir ibadet aşkıyla öldürülürsünüz; linç edilirsiniz de cinayetin kime kaldığı da belli olmaz. Yani tarikatlardaki şeyhe bağlılık ve onu kutsama, aynı şekilde Atatürkçülerde ve siyasi partilerde devam ediyor; sadece adı değişik, birine “mürit” deniyor ; diğerine “ üye veya delege “ deniyor; ama fonksiyonları hep aynı.