27. Mayıs.1960...
{Bu acı hatıraları daha önce de yayınlamıştık. O acı günleri unutmamak için yeniden huzurunuza getirdik} H.A.
“27.Mayıs.1960 ihtilalinin bize hatırlattıkları
Merhum, Şehit Başvekil Adnan Menderes’in 1952 yılında, bir Paris ziyaretinde Abdülhamid cennet mekanın hanımı 80 yaşında Şefika sultan ve kızı 60 yaşında Ayşe sultan’ın bir Restaurant’ta Fransızların bulaşıklarını yıkamak suretiyle hayatlarını idame ettirdiklerini üzüntü ve esefle öğrenir.
Geriye dönüşte, Cumhurbaşkanına çıkar. Durumu anlatır. “Bunları affedelim, geri dönüşlerine imkan sağlayalım” der.
Celal Bayar şiddetle karşı çıkar. ”Çok tehlikeli ve badireli bir konudur, zinhar böyle bir şey yapma” der. Cebinden bir zarf çıkarır Celal Bayar’ın önüne koyar. Adnan Menderes istifa etmektedir.
Sonunda kadınların hemen, erkeklerin de ileride bir tarihte affı hususunda anlaşırlar. Büyük gürültülerle kanun çıkar ve kadınlar affedilir.
Şefika Sultan’la kızı Ayşe Sultan İstanbul’a yerleşirler, Merhum Başvekil bunlara (Tahsisat-ı Mesture) örtülü ödenekten yardımda bulunur. Bunun hesabını (!) Yassıada da sorarlar.
……………
Yıl 1959…
İstanbul da, bir camiin müştemilatın da, mütevazi olmanın ötesinde biraz da perişan bir yerde Arapça okuyoruz. Yattığımız, ders okuduğumuz, yemekhanemiz hep aynı yer, Bazen de Hoca efendinin arzusu üzerine camiin ser mahfilinde okuduğumuz olur. O zaman ben anlarım ki her zaman ders okuduğumuz yer henüz temizlenmemiş…
Çünkü Hoca efendi çok zarif, çok temiz giyinen, bey efendi bir kimse idi. Bizim; bütün hizmetleri içinde gördüğümüz mekan, tam temizlenmemiş olabilirdi. Böyle bir yerde ders okutmak istemezdi demek ki…
En azından ben böyle anlardım.
Bir sabah bulgur çorbasından ibaret o nefis kahvaltımızı yaptıktan sonra bir haber geldi.
“Herkes en güzel elbiselerini, kolalı gömleklerini giysin, ayakkabılarını boyasın, hazırlansın. Londra’ya Kıbrıs konferansına giden Başvekil Adnan Menderes’i uğurlamaya gideceğiz”.
Ee… Tamamda bunların hiç birisi bende yok. Sırtımda Bahariye (Topbaşlar) mensucatın verdiği, mahalle terzisine diktirdiğimiz, kalın kumaştan (galiba şayak denirdi) bir elbise, ayaklarımda da, Sandıklı’da Müftü Kadir Samsun hoca efendinin yanında arapça okurken aldığımız lastik ayakkabılar….
Yeşilköy havaalanına ne ile gittiğimizi hatırlamıyorum. Yüreğim kıpır-kıpır, en küçükleri ben olduğum için elime bir pankart verdiler. Pankart’ta;
“Muhterem Başvekilimiz güle-güle gidiniz, Allah sizi korusun” yazıyordu.
Sahanın bir kenarına, hem de en kenarına bizi durdurdular… Önümüz tamamen bürokratlarla, parti yöneticileri dolu. O istisnasız fötr şapkalıları hiç unutmam. Hala gözlerimin önündedir.
Çok hafif bir şeklide bir yağmur çiseliyor. Biz, bulunduğumuz yeri kısa zamanda sapsarı çamurlu bir hale getirdik. Çünkü İstanbul da, bulunduğumuz yerde, ne parke, ne de asfalt var. En küçük bir yağmur da etraf çamur deryasına dönüyor.
Bu durumda bizim Başvekilimizi görmemiz mümkün görünmüyor.
Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Vedalaşma esnasında bir şekilde bizi gördü ki doğru yanımıza geldi. Küçücük ben ve elimdeki Pankart dikkatini çekti.
“Çocuklar, evlatlarım bize dua ediniz”. Dedi. Samimi bir şekilde dudaklarından dökülen bu sözler hala kulaklarımda çınlar ve o hüzünlü bakışları gözlerimin önündedir.
Hepsini temsilen benim başımı okşayarak vedalaştı.
Uçak kapısında şapkası ile uğurlayanları selamlayan o meşhur “fotoğraf” sanırım o gün çekilmişti.
……………………………………………….
Sabah namazına kalktığımızda radyodan dinleyenler anlattılar. Başvekilimizin uçağı Londra yakınlarında bir köyde sis yüzünden düşmüş, Emin Kalafat, Kemal Zeytinoğlu, Şerif Arzık, Server Somuncuoğlu ve daha bir hayli değerli insan hayatını kaybetmişti.
Ertesi günler de biz yine yollarda idik. İstanbul ayağa kalktı. Menderesi karşılamaya Londra asfaltına gidiyorlar. Biz de gittik ama görmek ne mümkün, orda kesilen kurbanlardan bizlere verdiler, günlerce aşımıza katık ettik.
Ve bir de gazete; Sinan omur’un çıkardığı Hüradam gazetesi ve şöyle bir başlık; “ONU ALLAH KORUDU”……
……………………
Eğer Uçak kazasında ölmüş olsaydı Bütün Türkiye “Şehit Başvekil” diye bağrına basacaktı...
Ama Takdiri ilahi öyle değilmiş,
Takriben 15 ay sonra 27.Mayıs.1960..
İHTİLAL…
Ordu idareye el koydu…
Kendi Kasabamızdayım. O günlerde çiçeği burnunda Belediye olma hakkı tanınmış bir belde… Afyon-Şuhut-Balçıkhisar Kasabası… (Şimdi maalesef nüfus yetersizliğinden köy olma durumuna tenzil edilmiş)…
Cuma günü o yaşta elim de sarığım–cüppem, camiye vaaz ve hutbe irâd etmeye gidiyorum. Havanın oldukça gergin olduğunu gördüm.
Beni ikaz ettiler “bu gün konuşma” dediler…
Vaazı ve Hutbeyi bıraktım…..
Sonra Radyodan dinlediğimiz trajikomik Yassıada Mahkemeleri Bebek Davası, köpek davası gibi itibarsızlaştırıcı duruşmalar. İdam edilecekleri başından bellidir. Zira yüzlerine karşı “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istemektedir” denilmiştir.
Nitekim üç güzel insanı arka-arkaya idam ettiler.
Aradan kısa zaman geçmiştir, bir gün postacı, geride kalan eşine ve çocuklarına sarı bir zarf tebliğ eder.
İdam edilen Başbakan’ın; İp, sehpa, cellat masrafları Merhumun varislerinden talep edilmektedir!!!...
! ! ! ! ! ! !...
Bu millet kendine hizmet edenleri unutmaz. Aradan yıllar geçtikten sonra başka bir kadirşinas yiğit, (Merhum Turgut Özal) bunlara itibarlarını iade etti. Şimdi İstanbul’un merkezinde, milletin gönlünde yatıyorlar.
Nur içinde yat şehit Başvekilimiz,
Polatkan ve Zorlu!…
Mekanınız cennet olsun.
Peygamberimiz komşunuz olsun.
Bir hatıra bizleri nereye kadar getirdi.
Biricik oğlumuz Hüseyin Yasin’in doğumu da böyle bir güne rastladı.
Bu güzel insanları unutmayalım, vesâyeti-velâyeti unutmayalım, onları Fatiha’larla analım diye günü gününe kaydını yaptırdık
“Tarihe tekerrür diyorlar, İbret
alınsaydı hiç tekerrürmü ederdi”..
İbret alınsın ki Tarih tekerrür etmesin.
Selam hepinize,
Allaha emanet olun efendim…