MİRA DİNLER - KANATLARIMIN ALTINDAKİ ŞEHİR
Her sabah güneş doğarken Fethiye’yi ilk görenlerden biri benim.
Gökyüzü henüz aydınlanmamışken, deniz tuzunun kokusu sabah rüzgarına karışırken
kanatlarımı açarım. Hafif bir rüzgar tüylerimi okşar ve beni yukarı doğru taşır.
Ayağıma yıllar önce bağlanmış küçük, eski bir kağıt parçası vardır. Rüzgar onu bazen savurur
ama ben onu hiç bırakmam. Üzerinde kim tarafından yazıldığını bilmediğim birkaç kelime
durur. O kağıt bana geçmişi ve hikayeleri hatırlatır.
Ben Yel. Bu eşsiz mavilikte özgürce süzülen bir martıyım.
Her sabah olduğu gibi o sabah da gökyüzüne süzüldüm ve altımda uzanan şehre baktım.
Burası benim en sevdiğim yer.
Fethiye.
Güneş ışıkları denizin üzerine düşünce Ölüdeniz cam gibi parlar. Dalgalar kıyıya usulca
vurur. Limandaki tekneler yavaş yavaş uyanır. Balıkçılar ağlarını toplarken ben de onların
üstünde süzülürüm. Bazen bana küçük bir balık atarlar, mutlu olurum. O zaman kanatlarımı
neşeyle çırparım.
Biraz daha yükselip Babadağ’ın üzerinden geçerim. Rüzgar kanatlarımı okşar. Gökyüzünde
renk renk paraşütler açılır. İnsanlar heyecanla gökyüzüne yükselir. Onlara bakarken; belki
onların da benim gibi Fethiye’yi yukarıdan sessizce izlemek istediklerini düşünürüm.
Uçmaya devam ederim.
Eski taş evlerin sessizce beklediği Kayaköy’ün üzerinden geçerim. Bu sessiz evler bana eski
zamanların hikayelerini fısıldar. Sanki yıllar önce burada yaşayan insanların sesleri hala
rüzgarın içinde dolaşır.
Sonra sahile doğru süzülürüm. Orada her zaman en sevdiğim sesleri duyarım.
Çocukların neşeli sesleri… Koşarlar, denize taş atarlar, kahkahalarla birbirlerine seslenirler.
Bazen içlerinden biri bana simit uzatır. O an bu şehrin sadece güzel değil, aynı zamanda sıcak
ve paylaşmayı bilen bir şehir olduğunu hissederim.
O sabah tam uzaklaşacakken sahilde bir şey dikkatimi çekti.
Bir bankta oturan küçük bir çocuk, elinde bir kitap tutuyordu. Dalgaların sesini dinleyerek
sayfaları yavaşça çeviriyordu.
Merak edip biraz alçaldım.
Rüzgar kitabın sayfasını çevirdi. Sayfada Fethiye’nin hikayelerinin yazıldığını gördüm.
O an düşündüm…
Belki de bir şehri güzel yapan sadece denizi, dağları ya da güneşi değildir. Onu güzel yapan
şey, onu yaşayarak, anlatan insanların olmasıdır.
Çocuk başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Beni fark etti ve gülümsedi. Sonra kitabına küçük bir
not yazdı. Yazdığı cümleyi rüzgar bana kadar getirdi:
“Bir gün ben de Fethiye’nin hikayelerini yazacağım.”
Kanatlarımı çırparak biraz daha yükseldim ve oradan uzaklaştım.
Akşam yaklaşırken güneş denizin arkasına doğru yavaşça kaydı. Gökyüzü turuncuya ve
pembeye boyandı. Dalgalar gün boyu anlattıkları hikayeleri dinlendirir gibi sakinleşti.
Şehrin üzerinde son kez süzülürken ayağımdaki eski kağıda baktım.
Rüzgar onu hafifçe araladı. Yıllardır tam okuyamadığım kelimeler o an biraz daha
belirginleşti.
Kağıdın üzerinde şu cümle yazıyordu:
“Bir şehri yaşatan, onu geleceğe taşıyan hikayelerdir.”
O cümleyi okurken sahilde kitap okuyan çocuğu hatırladım.
Belki de o söz yıllar önce birinin hayalinden doğmuştu. Şimdi ise başka bir çocuğun hayaline
dönüşüyordu.
O çocuk büyüyecek…
Belki de Fethiye’nin yeni hikayelerini o yazacak.
Ben ise her sabah yeniden gökyüzüne yükseleceğim.
Çünkü ben bir martıyım.
Gökyüzünden baktığımda şunu biliyorum;
Fethiye sadece bir şehir değil.
Fethiye, kanatlarımın altında yaşayan ve yazıldıkça büyüyen bir hikayedir.
Ve bazı hikayeler vardır…
Deniz kadar derin, gökyüzü kadar özgür ve hiç bitmeyen