Sümeyye Zeliha KARAGÖZ - Fethiye’nin Kalbinde Babam

Bazı şehirler vardır, insan onları ilk gördüğü anda içinden bir şey kıpırdar. Sebebini tam anlayamazsın ama kalbin sanki o yeri çok önceden tanıyormuş gibi çarpmaya başlar. İşte benim için Fethiye tam olarak böyle bir yerdi.
Bu şehirde denizin rengi başka, rüzgârın sesi başka olurdu. Çam ağaçlarının kokusu sabahın serinliğiyle birleşir, insanın içine işleyen bir huzur bırakırdı. Buraya her gelişimde içimde tuhaf bir heyecan uyanırdı, sanki uzun zamandır görmediğim bir dostla karşılaşacakmış gibi kalbim hızlanırdı.
O gün sekiz aylık hamileydim.
Karnımda büyüyen küçük bir hayat vardı. Yanımda ise hayatım boyunca bana en çok güven veren insan babam.
Arabamız yavaş yavaş şehirden uzaklaşıp tepelerin arasına doğru ilerlerken babam camdan dışarı bakıyordu. Bazen denizi izliyor, bazen ağaçlara bakıyor, bazen de hiçbir şey söylemeden düşüncelere dalıyordu. Onu böyle görünce içimde hafif bir merak oluştu.
“Ne düşünüyorsun baba?” diye sordum.
Babam hafifçe gülümsedi.
“Garip bir şehir burası” dedi.
“Niye garip?”
“İlk kez geliyorsun ama sanki yıllardır biliyormuşsun gibi geliyor insana.”
Gerçekten de öyleydi. Bu şehir yabancı hissettirmiyordu. Sanki insanın kalbine dokunan bir tarafı vardı.
Yol boyunca sohbet ettik. Babam bazen eski günlerden bahsediyor, bazen gördüğü yerler hakkında düşündüklerini söylüyordu. Bir ara konuşma arasında Ölüdeniz’ den söz etti. Denizin o eşsiz rengini anlatırken gözleri parlıyordu.
“Dünyanın her yerinde deniz var.” dedi. “Ama bazı yerlerin rengi insanın aklından çıkmaz.”
Bir süre sonra başka bir yerden bahsetti. Kayaların arasında saklı bir doğadan, rüzgârın taşıdığı çiçek kokularında. Sonra gülerek ekledi.
“Oranın adı Kelebekler Vadisi. İnsan görmeden inanamaz.”
Ben de gülümsedim.
Babam bir yeri anlatırken sadece yerden bahsetmezdi, o yerin ruhunu anlatırdı.
Yol ilerledikçe hava biraz daha serinledi. Çam ağaçları sıklaştı. Dağların arasından geçen yol sanki bizi başka bir zamana götürüyordu.
Sonunda taş evler görünmeye başladı.
Burası Kayaköy’dü
Arabadan indiğimiz anda ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Ama bu sıradan bir sessizlik değildi. Sanki bu köy konuşmak yerine hatırlıyordu.
Rüzgâr taş evlerin boş pencerelerinden geçiyor, dar sokakların arasında dolaşıyor ve eski günlerden kalmış bir uğultu taşıyordu.
Babam bir evin önünde durdu.
Taş bir duvara elini koydu.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra yavaşça konuştu.
“Burada hayat vardı kızım.”
Sesi çok sakindi, ama o sakinliğin içinde derin bir duygu vardı.
“Çocuklar sokaklarda koşardı... Kadınlar kapı önlerinde sohbet ederdi. Akşam olunca yemek kokuları taş duvarların arasından yayılırdı.”
Etrafıma baktım.
Gerçekten de sanki biraz önce herkes buradaymış gibi bir his vardı.
“Baba,” dedim. “Sen burayı nereden biliyorsun?”
Babam hafifçe gülümsedi.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama sanki hatırlıyorum.”
Rüzgâr o anda biraz daha sert esti. Kayaköy’ün boş evleri arasından geçen hava tuhaf bir ses çıkardı. Bir an içim ürperdi.
“Baba,” dedim fısıltıyla, “Sanki burada hâlâ birileri var.”
Babam başını salladı.
“Bazı şehirler ölmez kızım.”
Bir an sustu.
“İnsanlar gider ama hatıralar kalır.”
Taş sokaklarda yürümeye devam ettik. Her ev başka bir hikâye gibiydi. Bazı kapılar yarı yıkılmıştı, bazı pencerelerden gökyüzü görünüyordu. Ama bütün o sessizliğin içinde tuhaf bir canlılık vardı.
Babam taş duvara yaslandı. Ben de yanında durdum. Karnımdaki bebeğim hareket etti.
Babam fark etti.
Elini usulca karnıma koydu.

“Bak,” dedi gülümseyerek, “Torunum da bu şehri hissediyor.”
O an zaman durmuş gibiydi.
Babam yanımdaydı.
Karnımda yeni bir hayat vardı.
Etrafımızda ise Kayaköy’ün taş evler.
Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda oradaydı.
Ama hayat bazen en güzel anları bile alıp götürüyordu.
Aylar geçti. Babam artık yoktu. Sessizlik içimizi doldurdu. Sesi, dokunuşu, kahkahası... hepsi bir hatıraya dönüştü.
Hayat bazen insanın kalbinden bir parçayı alıp sessizce uzaklaşır. Günler ilerler, mevsimler değişir, ama içindeki o eksiklik hiç değişmez.
En çok da yarım kalan hayaller canımı yakıyordu.
Çünkü o gün Fethiye’de yürürken konuşmuştuk bunları.
Babam Kayaköy’ün taş evlerine bakarken gülümsemişti.
“Bir gün burada küçük bir evimiz olsa nasıl olurdu?” demişti.
Ben de gülmüştüm.
“Sabahları deniz kokusuyla uyanırdık,” demiştim.
Babam hemen devam etmişti:
“Torunum biraz büyüsün. Onu sahile götürürüm. Bisiklet sürmeyi öğretirim.”
O an karnıma dokunmuştu.
“Düşünsene kızım,” demişti, “küçücük bir bisiklet... Ben arkasından tutuyorum... O da pedal çevirmeye çalışıyor.”
Sonra kahkaha atmıştı.
“Düşecek belki ama tekrar kalkacak. Sonra bir gün bakacaksın. Kendi başına sürüyor.”
Ben o an babama bakıp gülmüştüm.
Ama şimdi o anı düşündükçe kalbimde derin bir sızı oluşuyordu.
Çünkü o hayallerin hepsi yarım kalmıştı.
Babam artık yoktu.
Onun torununa bisiklet öğretmesi, sahilde birlikte yürümemiz, akşamları denizi izleyip sohbet etmemiz... Hepsi sadece bir hayal olarak kalmıştı.
Günler sonra kucağımda bebeğimle tekrar Kayaköy yolundaydım.
Arabadan indiğimde rüzgâr yine aynıydı.
Taş evler yine aynıydı.
Kayaköy’ün o derin sessizliği yine etrafı dolduruyordu.
Ama bu sefer her şey farklıydı.
Çünkü yanımda babam yoktu.
Taş sokaklardan yavaş yavaş yürüdüm.
Kucağımda kızım vardı. Küçük gözleri etrafı merakla izliyordu. Bazen gökyüzüne bakıyor, bazen rüzgârın getirdiği sesleri dinliyormuş gibi duruyordu.
Babamla durduğumuz o taş duvarın önüne geldim.
Elimi duvara koydum.
Taş hâlâ soğuktu.
Ama içimde bambaşka bir sıcaklık vardı.
“Baba,” dedim fısıltıyla.
“Bak, geldim.”
Rüzgâr o anda hafifçe yüzümü okşadı.
Kayaköy’ün dar sokakları sessizdi ama o sessizlik artık bana boş gelmiyordu. Sanki bu köy hatıraları saklıyordu. Sanki babamın sesi hâlâ rüzgârın içinde dolaşıyordu.
Kızımı biraz yukarı kaldırdım.
“Bak,” dedim ona.
“Dedenin sevdiği şehir burası.”
Uzakta denizin mavisi görünüyordu.

Rüzgâr dağlardan geçip buraya kadar geliyordu.
O an içimde bir düşünce oluştu.
Babam hayal ettiği gibi torununa bisiklet sürmeyi öğretemeyecekti belki...
Ama ben onun anlattığı o hikâyeleri yaşatabilirdim.
Bir gün kızım biraz büyüdüğünde onu sahile götürecektim.
Belki küçük bir bisiklet alacaktım.
Belki arkasından ben tutacaktım.
Ve o pedal çevirmeye çalışırken ona şunu söyleyecektim:
“Deden böyle öğretirdi.”
Kayaköy’ün rüzgârı yine esiyordu.
Taş evler yine sessizdi.
Ama o an fark ettim ki Fethiye artık benim için sadece güzel bir şehir değildi.
Babamın sesi burada kalmıştı.
Hatıraları burada kalmıştı.
Hayallerimiz burada kalmıştı.
Bu yüzden Fethiye artık benim için eskisinden çok daha anlamlıydı.
Çünkü bir zamanlar konuştuğumuz o hayaller vardı.
Sen torununu sahile götürecektin baba...
Elinden tutup denizi gösterecektin.
Bisiklet sürmeyi öğretecektin.
Düştüğünde kaldırıp “Bir daha dene” diyecektin.
Ama şimdi biliyordum ki kızıma bu şehri sen değil, ben anlatacaktım.
Bir gün biraz büyüdüğünde elinden tutup ona diyecektim ki,
“Bak kızım... Burası dedenle hayalini kurduğumuz şehir.”
Sonra birlikte gezecektik bu güzel yerleri.
Belki bir gün Kelebekler Vadisi’nden söz edecektim ona.
Kayaların arasında saklı olan doğayı, rüzgârın taşıdığı çiçek kokularını anlatacaktım.
Bir başka gün Âşıklar Tepesi’nde gün batımını izlerken diyecektim ki,
“Deden bu manzarayı çok severdi.”
Sonra belki bir gün yolumuz Saklıkent Kanyonu’na düşecekti. Soğuk suyun içinden yürürken kahkaha atacaktık. Ama içimden hep aynı cümleyi geçirecektim.
“Keşke babam da burada olsaydı.”
Çünkü Fethiye sadece deniziyle güzel değildi.
Sadece doğasıyla büyüleyici değildi.
Bu şehir binlerce güzelliğin bir araya geldiği bir yerdi.
Ve bazen içimde tuhaf bir his uyanıyordu.
Sanki babamın ruhu bu dağların arasında dolaşıyor...
Sanki rüzgâr onun sesini taşıyor...
Sanki denizin kokusunda onun hatırası saklıydı.
Belki de bu yüzden Fethiye bana her zaman huzur veriyordu.
Çünkü burada sadece bir şehir yoktu.
Burada babamın hatırası vardı.
Ve ben biliyordum ki...
Bir gün kızım büyüyüp bu şehri sevmeye başladığında,
“Belki rüzgârın esiğinde,”
“Belki denizin kokusunda,”
“Belki, bir akşam gün batımında...
O da hissedecekti.
Dedesinin ruhunun bu güzel şehirde hâlâ dolaştığını ve Fethiye’nin artık sadece bir şehir değil, nesilden nesille taşınan bir hatıra olduğunu hissedecekti.