Çalışan Kazansa, Elması Kızarsa

İlkokul yıllarımızdan hafızamızda kalan, hem gerçek hem de mecaz anlam yüklediğimiz, güzel bir sözdür, “Çalışan kazanır elması kızarır.”

İlkokul öğretmenleri sınıflarının duvarlarına astıkları elma ağacının dallarındaki elmalara her bir öğrencisinin ismini yazıp, başarı durumlarına göre o elmaları kırmızıya boyarlardı. Bu durum genelde okumayı sökme aşamasındaki birinci sınıflar içindi. Yani elmaların kırmızısının tonları okuma düzeylerini, tam kırmızı da okumayı başaranları belirtirdi.

Bu durum çocuklarımız için bir öğretiydi. Başarı, çalışmanın karşılığıdır. Ne kadar çalışırsam elmam o kadar kızarır, ne kadar çalışırsam o kadar başarılı olurum. Eğer elmam kırmızı değilse, çabalamadığımın göstergesidir. Bak, arkadaşlarım çalıştı ve onların elması benimkinden daha kırmızı. Kendime güvenirsem, gerekli çabayı gösterirsem başarı gelecektir. Başarılı olup, takdir edilmem için her hangi birinden destek aramama gerek yok, çalışma seviyem beni arzuladığım düzeye ulaştırmaya yeter. O düzeye eriştiğimde öğretmenim benim elmamı kırmızıya boyayacaktır.

Bahsettiğimiz bu sınıfta, çiftçinin, işçinin, hâkimin, savcının, doktorun, balıkçının, esnafın, polisin, askerin, zenginin, fakirin çocuğu her hangi bir pozitif veya negatif ayrımcılığa maruz kalmadan aynı şartlar altında eğitimlerine devam ederlerdi. Bu eşitlenmiş eğitim ortamında kendini göstermenin en etkin yolu çalışmaydı. Liyakatin temelleri daha o seviyede atılır, öğretmenler adil davranarak, hak edeni hak ettiği yere taşırlardı. Öğrenciler de kendilerine karşı hakkaniyetli davranılacağından emin olmanın rahatlığıyla geleceklerine umutla bakarlardı.

Böyle bir sınıfta yetişen çocuk, ister öğrenimine devam etsin, isterse farklı yollardan çalışma hayatına atılsın, aldığı bu temel eğitimin öğretisi doğrultusunda emeğin karşılığını bilir, bulunduğu ortamda dürüstlüğü ve çalışmasıyla takdir edileceğine inanırdı.

Elma ağacımızın değerini bilemedik, cumhuriyetimizin vatan evlatlarına sunduğu eşitlenmiş eğitim ortamını devam ettiremedik. Köylerimizin ışığı olan, içlerinde kır çiçeklerimizin açtığı, köy ilkokullarını yaşatamadık. Toplumun her kesiminden gelen yavrularımızı aynı pota içinde buluşturamadık.

Bunun neticesinde bir değişim, bir başkalaşım yaşandı toplumda. Emeğin karşılığı adil bir şekilde alınamamaya başlandı. Çalışanlar, çabalayanlar, uğraşanlar, hakkaniyet bekleyenler küstü, köşesine çekildi, hiç gerçekleşmeyecek olmasına rağmen bir çağrı bir davet beklediler. O davet gelmedi, o çağrı duyulmadı. Ne yazık ki bir nesil, çalışarak bir yerlere gelinemeyeceğini, bunun yerine farklı yollara başvurmak gerekliliğini hissettiler ve bunu uyguladılar. Yani özgüvenleri doğrultusunda çalışmayı değil, birilerine yanaşmayı tercih ettiler. Bu kötü örnek benimsendikten sonra felaket geldi. Akademik eğitim değersizleşti, bilgi önemsenmedi, liyakat ötelendi. Daha da önemlisi utanma-arlanma, mahcup olma, özür dileme ortadan kalktı ve bu durumun yansımaları topluma, etkisi uzun sürecek ağır bedeller ödetti. Çünkü yetersiz ve liyakatsiz kişilerin topluma verdikleri zarar kısa sürede telafi edilemez.

Yanlışı kabul ederek, o yanlıştan dönmek güzel bir meziyettir. Millet olarak, tekrar doğru yola ulaşmak ve bize yakışanı yapmak için, hedefe varmak adına, yanaşmadan vaz geçip çalışmayı seçen nesillerimizi yetiştirmeliyiz. Elma çalışmanın etkisiyle kızarırsa tatlı, yanaşmanın etkisiyle kızarırsa yavan olur.