DEMOKRASİ Mİ, MONARŞİ Mİ ?
Birinci Cihan Harbi ile imparatorluklar yıkıldıktan sonra, bizim beyinlerimiz aydın ve parlak cumhuriyet ve hürriyet ve demokrasi ve insan hakları masallarıyla iyice tütsülendi. Tanzimatçı Fikir adamlarımızdan ve vatan şairimiz Namık Kemal diyor ya, “ Ey didar-ı Hürriyet, esir-i aşkın olduk , kurtulduk ama esaretten” yani biz eskiden esarette idik , ama şimdi senin aşkının esiri olduk. Sonuçta esaret değişmedi.
Bu hürriyet ve cumhuriyet ve demokrasi efsaneleri öylesine biz sarmaladı ve kucakladı ki, artık onsuz bir hayat düşünemiyoruz. Bugün toplumda hiç kimse, monarşiyi, krallığı padişahlığı istemiyor ve istemiyoruz. Hepimiz, cumhuriyetin ve demokrasinin kurbanı olmuşuz.
Gelin bir düşünelim: biz, ne olursa olsun, bu ülkeyi monarşiye yani bir sultana teslim edemeyiz. Eğer bu ülkenin bir sultanı olsaydı ; ne olurdu! Bu ülke ve millet, bir sultanın kendisini, eşini ve çocuklarını beslemek zorunda kalırdı. Bir sultan idaresinde, bir veya iki elin parmakları sayısınca kişiler, bu ülkenin nimetlerini yiyecekti değil mi? Böylece Ülke de Orta Çağ’ın karanlığına gömülür giderdi
Şimdi biz cumhuriyete, demokrasiye ve insan haklarına kavuştuk da, artık ülkenin kaymağını bir krala veya sultana değil; seçilmiş ve kurulmuş siyasi partilerimiz yiyor. Mevcut görevde 600 parlamenter, eski seçilmişlerle birlikte en az bin parlamenter; sonra siyasi partilerimiz il başkanları ile birlikte ilçe başkanları ve sonra belediye sayınca belediye başkanları; sonra siyasi partilerimizin yönetim kurulu üyeleri , sonra belediye meclisi ve encümen üyeleri ve siyasi partilerimizin ayakta durmasını sağlayan zengin iş adamları toplasan tahmini yüz bin kişiye ülkenin kaymağını teslim ettik de , karanlıklardan kurtulduk. Sonra sorgulanamaz yüksek yargı üyeleri ve yüksek bürokrasi mensupları , hep bu ülkeden geçiniyor. Öylesine ki , seçimlerde belirli bir yüzdeyi tutturan , siyasi partilerimiz ayakta kalsınlar da, yerde sürüklenmesinler diye siyasi partilerimize seçim yardımları. Şöyle düşünelim: bu ülke tek krala kalmasın da, insanları hür olsun ve insan hakları korunsun diye, yüz bin kişiye bedavadan beslemişiz çok mu ?
İnsan haklarını öylesine geliştirdik ki ; artık isteyen , istediği kadar kişiyi milyonlarca dolandırabiliyor. Her gün , istediği şekilde rahatça şeklide cinayet işleyebiliyor. Hırsızlık artık diplomalı bir meslek olarak kabul edilmesine az kaldı. Ülkemizde eşkıyalık , soygun, gasp , rüşvet ve irtikap , adama kayırıma , sosyal hayatın ve akşam haberlerini vazgeçilmezi haline geldi. Eğer monarşik bir rejimde olsaydık , ülkede bir sultan olsaydı ; bedavadan geçinen en az yüz bin kişi karanlığa gömülürdü. Ülkenin bütün kaymağını sadece sultan ve aile fertleri yerdi de, ülke fakirlik ve yoksulluk içine düşerdi. Ama biz , karanlığa “Hayır” dedik.
Eğer bu ülkede bir padişah olsaydı; bütün bürokrasi ve yargı mensupları Sultan’a hesap vermek zorunda kalırdı. Bu kadar siyasi parti olmaz ve hazineden yardım alamazdı. Hırsızın eli kesilir veya başı gövdesinden ayrılırdı. Dolandırıcılar idam edilir ve devlet bütün mallarına el koyardı. Artık şimdiki gibi sokaklarda rahatça adam öldürülemezdi Devlet malları böylesine talan edilemezdi. Ülkemiz Orta Çağ’ın karanlığına gömülür giderdi.
Şimdi siz, devlet memuriyetinde, yeteneksiz bunca kişiye iş veremezdik; liyakat ve ehliyet denilen şeyler çağ dışı kavramlardır. İşi ehline vermek, eski zamanların hastalıklı toplumlarına aittir. Okullarımızda bunca yeteneksiz ve isteksiz öğretmenler olmasaydı , okul dışından , veliler çocuklarına ayrıca özel dersler aldırmaz ve bu kadar özel kurs ve ders öğretmenleri de işsiz kalırdı. Adliyede davalar bu kadar uzun sürmezdi de, bu bozukluktan geçinler, gelirlerinde mahrum kalırdı. Şimdi bu kadar yolsuzluk, rüşvet ve irtikap dosyaları bulamazdınız.
Bu sistemiz bozukluğundan geçinen sizler , şimdi nasıl olur da , “demokrasiye” hayır diyebilirsiniz . Bu kadar yolsuzluktan, hırsızlıktan, ehliyetsizlikten geçinen kişilerin ekmeğini ellerinden alıp , ülkeyi ve milleti karanlığa gömemezsiniz; biz buna asla müsaade etmeyiz. Çünkü biz laik, aydın ve çağdaş bir demokraside yaşıyoruz.
Neden ceza kanunlarında, dolandırıcıya, gaspçıya ve rüşvetçiye ve irtikapçıya, hırsıza hayat hakkı tanındığını ; hatta teşvik edildiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Eğer bu ülkeyi bir sultan yönetseydi; bunların başı kesilirdi de ülke karanlığa gömülürdü. Şimdi bütün hırsız ve yolsuz ve suçlular , rahat ve aydın ve çağdaş bir hayat yaşıyorsa , bu demokrasiye ve laikliğe borçludur. Eğer bu ülke laik çizgiden çıkar da, dini bir rejim gelirse, bir sultan eline geçerse, yüzbinlerce kişi bedavadan geçinemez ; biz bunu görmüyor muyuz?