DİNSİZLİĞİN FİKİR YAPISI ÜZERİNE

Bir kimsenin, bir yaratıcıyı kabul etmemesi, yaratıcının yokluğuna , ön kabul olarak inanması veya gerçekte bir yaratıcının olmadığına inanmasıdır. Bir yaratıcının olmadığına inanan kişiye, yaratıcının varlığını ispatlayabilirsiniz. Ama, yaratıcının yokluğunu, baştan ön yargı olarak kabul etmesine karşı, ispatlasanız da yine inanmayacaktır.

Bu konuda ateist kişiler ikiye ayrılır: Birisi inanmadan yaşamayı kendine seçmiştir ve başka bir dine saldırmaz; dinle mücadele etmez; kendi halinde yaşar gider. Diğeri, mutlaka bir dine saldırmadıkça, dindara hakaret etmedikçe, dinde ve yaratıcıda, kendince bir kusur ve hata aramadıkça, ve bunu ileri sürmedikçe rahata kavuşmaz. Onun işi, dindarla ve dinle mücadele etmek üzere kurguludur.

Bir diğer dinsiz de, yaratıcıya inandığını, fakat gözü önündeki dindarlara ve din görevlilerine bakıp, onların yaptığı kötülükleri ve hataları bahane ederek, bir dine girmemeyi seçmiştir. Bunlar, Allah hakkında, kendi zanlarına göre düşünce geliştirir. Mesela şöyle düşünür: Eğer ahiret varsa, yapmış olduğu günahların cezasını çektikten sonra, elbet bir gün cennete konacağını zanneder.

Böyle bir dinsiz , Allah’ın gönderdiği peygamberleri ve kitapları ve emirlerini asla kabul etmez. Ona göre, dürüst olması, kimseye ve çevreye bir zarar vermemesi iyi insan olması için yeterlidir. Bilhassa, gözü önündeki mevcut dindar kişilerin işlediği suçlar veya hatalar, onun her hangi bir dini seçmemesi için yeterlidir. Böyle bir dinsiz İngiliz bir bayana, “herhangi bir dine inanıyor musunuz” diye sordum. Cevaben , “ben hiçbir dine inanmam; ama yaratıcı olan Allah’a inanıyorum” dedi. “Neden dini kabul etmiyorsunuz” dediğimde; “din adamları, bize ahiretten ve cennetten bahsedip, dünyanın geçiciliğinden bahsediyorlar; ama kendileri en güzel elbiseleri giyiyorlar, en güzel arabalara biniyorlar, en güzel evlerde oturuyorlar; söylediklerinde samimi değiller” dedi.

İnsanoğlunun yaratılışında, ruhuna yükletilen ve asla yaratıcısını bulmadan sönmeyecek ve sönmeyen bir ateş, gerçeğe susuzluk ve hayata doyumsuzluğu vardır.

Dengeli insan, doğru insan ve iyi insan, Yaratıcıya inanan insandır. Yaratıcıyı inkar eden dinsiz, “insan” olarak yaratılmışken, kendisine insan olmayı kabul etmemiş ve türeme bir “hayvan” olmayı seçmiş kişidir.

Başka bir yönüyle de, her insanın bir Firavun olma özelliği de vardır. Asaleti ve kutsal değeri olmayan bir insana – Cemil Meriç’e göre kutsalı olmayana “ insan demek” aşırı bir nezakettir - büyük bir makam ve mevkii ve şöhret verdiğinizde; fakir iken çok zengin olduğunda ve kendisi gibi binlerce ve milyonlarca insana emir vermeye ve insanları ister istemez itaat ettirmeye başladığında; artık bu insan Firavunluğunu ilan edebilir.

Bu Firavunlar, kendilerinin “Tanrı” olduğunu ilan ettiğinde, yine soysuz ve çapsız ve cahil ve menfaatçi kişilerce, bu “sahte Tanrı” dan elde edecekleri menfaatlerin teşvikiyle, bu kişilerin “Tanrı” olduğuna inanırlar. Eğer doğrudan “Tanrı” diyemiyorlarsa, bu sefer “kurtarıcı” olduğuna, “yaratıcı” olduğuna ve “o olmasaydı biz olmazdık” diye tapınmaya başlarlar. İnsanlık tarihindeki - aslında insan olan- bütün yaratıcılar ve kurtarıcılar birer Firavun’dur.

AHMET BESEREK